Bulgaristan

Popüler Yayınlar

İstanbul’daki Hıristiyan Bulgarlar

Bundan onlarca yıl önce İstanbul’daki Bulgar Ortodoks Cemaati çok daha fazla idi, ancak bunun büyük bir bölümü yavaş yavaş ülke dışına göç etti. Daha az sayıdaki Bulgar - Bulgaristan’a, daha fazlası ise ABD, Kanada ve Avusturya’ya yerleşti. Bugün İstanbul’daki Orotodoks Bulgarların sayısı ancak 450 kişiyi buluyor. Nov Bılgarski Üniversitet/Yeni Bulgaristan Üniversitesi “Antropoloji” Bölümü Başkanı Doçent Magdalena Elçinova, kısa zaman önce yayınladığı “Görülmeyen toplum: İstanbul’daki Ortodoks Bulgarlar” başlıklı kitabında onları tanıtıyor. Kitap, topluluğun antropolojik araştırmasından yola çıkarak üyelerinin etnik kimliğinin korunması sürecini takip ederken onların megapolisteki yerini sorguluyor:

Bunlar, İstanbul’da doğmuş ikinci nesil Bulgarlardır. Birçoğunun atası, 20.asrın başlarında, yani İlinden Ayaklanması, 1913 İkinci Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul’a yerleşmiştir. Bunlar aslında, en büyük göçlerin yaşandığı olaylardır ve İstanbul da, diğer şehirler gibi büyük göç almıştır. Dönemin göç dalgalarının çıkış noktası, daha fazla, bugünkü Yunanistan topraklarında bulunan Ege Makedonyasıdır. İstanbul’daki Bulgarların küçük bir bölümü ise, 20.asrın 20’lı yıllarında Bulgarların yoğun yaşadığı Batı Trakya bölgesinden gelen göçmenlerin torunlarıdır.

Hıristiyan Bulgarlar yabancı bir ortamda etnik ve dini kimliğini nasıl koruyabilmiştir” sorusu üzerine Doçent Elçinova şu cevabı veriyor:

Benim de ilgimi çeken işte bu oldu. Çünkü, bu toplumun, zaman içinde Bulgaristan ile çok zayif ilişkileri olmuştur. Hele hele ülkemizde hüküm süren kominist rejimi sırasında.O dönemde Bulgaristan ve Türkiye ideolojik baryerin iki tarafında bulunuyordu. Fakat Bulgaristan ile olan sınırlı bağlantıya rağmen onlar kendilerini Bulgar ve Ortodoks Hıristiyan olarak tanımlıyor. Şahsi görüşüme göre, onları Bulgar yapan dinle olan ilişkileridir, ancak bu sadece din veya dini ayın olarak değil de, kurum ve miras olarak. Türkiye kanunları gereğince, oradaki Bulgarlar bir vakıf kurmuşlar ve vakif sayesinde İstanbul’da odaklı olan Bulgar Eksarhlığı mülklerine sahip çıkıyorlar. Bunlar arasında Bulgar Eksarhane binası,, Demir Kilise olarak bilinen “Sveti Stefan” Kilisesi, Bulgar mezarlığı. Bu yerlere gösterdikleri hizmetler onları sosyal açıdan aktif hale getiriyor, çünkü kültür ve tarihi eserleri ayakta tutmak amacıyla İstanbul yerel ytönetimle devamlı ilişki halindedirler. Son 20 yıldır İstanbullu Bulgarların, onlara yardımda bulunan Bulgaristan devleti ile de ilişkilerinin canlandığı gözleniyor.

İstanbullu Bulgarların, Bulgar Eksarhlığı ile olan ilişkileri tarihe dayanıyor ve nesilden nesile aktarılıyor. Kiliseye gösterdikleri bağlılıkla, kendilerini etnik Bulgarlar olarak tanımlıyor ve kimliğini koruyorlar. Bu arada Bulgarca da bir şekilde onları birbirine bağlıyor, fakat son yıllarda Bulgarcanın görevi zayıflıyor. Artık Bulgarcayı ancak aile arasında sadece bir kısmı konuşuyor. İstanbullu Bulgarların hayatında Gergövden, Paskalya, Noel Yortusu ve halk takviminde yer alan diğer yortular ve ağır basan Ortodoks Kilise gelenekleri, onların hayatında önemli yer alıyor.

Mesela böyle bir gelenek, Sirnitsa Yortusu (Helva kapanı) öncesi kutlanan Sirnik karnavalıdır. Bu karnavalı, İstanbullı Bulgarların geldikleri topraklardan beraberinde getirmiştir. Fakat bugün, eskiden köylerde olduğu gibi değil de, daha fazla bir şehir karnavalı olarak kutlanıyor.

Doçent Magdalena Elçinova’nın, İstanbuldaki Ortodoks Hıristiyanları “görülmeyen toplum” olarak tanımlaması için birkaç neden vardır.

Belki de herşeyden önce, çok az sayıda olmaları ve birkaç milyonluk şehrin renkli manzarasında kaybolmuş olmalarından dolayıi bu ismi verdim. İkinci bir neden- onlar sağlam temellere basmış yerli nüfustur ve şehir oratamına çok iyi ayak uydurmuşlardır. Bu toplum, çoğunlukta olan orta sınıf layık İtsanbullu sayılırlar. Belki de kitabıma bu başlığı vermem için en güçlü argüman,onların Bulgar toplumuna olduğu kadar Türk toplumu için yabancı olması ve her iki tarafta da bilinmemesidir. Bulgaristan’da son yıllarda medyalarda zaman zaman haberler çıkıyor. Türkiye’de resmi olarak tanınmış Bulgar azınlığı yoktur ve onlar ancak yaşadıkları ve ilişki kurdukları semtten komşuları ve yerel yönetim tarafından Bulgar toplumu olarak bilinmektedirler.

BNR

Cisr-i Mustafa Paşa kasabası


Bülent AYAN

Cisr-i Mustafa Paşa kasabası.
Bulgaristan'da bugünkü adı Svilengrad olan Kapıkule'ye yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki yerleşim merkezi.
Kanuni'nin Sadrazamı Cisr-i Mustafa Paşa, Mimar Sinan'a Bulgaristan'da Meriç nehri üzerine köprü yaptırır.
Köprünün başındaki kasabaya da Cisr-i Mustafa Paşa'nın ismi verilir.
Edirne Vilayeti'ne bağlı kasaba zamanla Bulgaristan topraklarında kalınca “Mustafa Paşa Kasabası” ismi gider “Svilen'in Şehri” yani “Svilengrad” adını alır.
**
Svilengrad'a (Mustafa Paşa) ilk kez 1974 yılında gittim.
Edirne Lisesi'nden arkadaşım İhsan ile Fransa'ya yolculuğumuzda bu kasabanın içinden geçmiştik.
Elimiz mecburdu, çünkü o yıllar Haskovo Vilayeti ile arasındaki bugünkü uluslar arası karayolu yoktu.
Mustafa Paşa Köprüsü'nü de işte ilk kez o zaman görmüştüm.
Avrupa'dan gurbetçi trafiğinin o yıllarda giderek artmaya başlaması üzerine Bulgar yöneticiler tarihi köprüyü korumak için yanına seyyar köprü kurmuşlardı.
İki arkadaş bu manzara karşısında hayret etmiştik…
Tabi, tek tip yapılara, araçlara da…
**
Svilengrad'a ikinci gidişim 1979'da oldu. 
Türkiye  Bulgaristan arasındaki demiryolunun 10'uncu yıldönümü kutlamaları kapsamında Edirne'den giden heyetin içinde genç bir gazeteci olarak bulunmuştum. 
Kasabanın içindeki o dönem tek otel olan “Bulgaria”da ağırladılar bizi.
Rejim değişikliği sonrası ise 1989'dan başlayarak bu ülkeye gitmek için sayısız pasaport eskittim.
Milliyet Gazetesi'nin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü merhum Eren Güvener'in kardeşi Av. Selçuk Güvener bir gün asker arkadaşı Alper Omurtakhan ile beni aradı, buluştuk.
Alper, Osmanlı komutanlarından Refik Paşa'nın torunu.
Elinde kapı gibi Osmanlı tapusu mevcut.
Türkiye ile Bulgaristan arasında ilişkilerin giderek düzelmesi üzerine Svilengrad'ta dededen kalma 16 bin dekar arazi alabilmek için kolları sıvamış.
Ülkede yaşayanlardan ellerinde Osmanlı tapusu olanlar bir bir miras kalan taşınmazlarını geri almaya başlamıştı.
1992 yılında Svilengrad'a üçümüz birlikte giderek yerel mahkemede dava açtı.
Bulgar gazeteler, “Bulgaristan'ın yarısını istiyorlar” diye manşet atmıştı.
Genç kadın savcı, Türk tarafının haklılığı yönünde görüş bildirdi.
İş o kadar büyüktü ki, dava Sofya Yüksek Mahkemesi'ne taşındı.
İlginçtir, o savcının kısa süre sonra bir trafik kazasına kurban gittiğini öğrendik.
İşte o tapu şu an başkent Sofya'da.
Ve dava hala sonuçlanmadı…
**
Svilengrad, bugünkü Haskovo karayolunun 70'li yılların sonlarına doğru ulaşıma açılması nedeniyle geçmişteki avantajını yitirince terk edilmiş bir yer görüntüsüne kavuştu.
Ta ki, kasabaya ilk kumarhane gelinceye kadar!
Svilengrad artık bir kumarhane, kerhane kenti.
O kasabadaki gazinoların Edirne'deki bilboardlarda bile artık reklamlarını görmek mümkün.
Edirneli gazeteci arkadaşlarımdan bir bölümü geçen hafta Basın-Yayın ve Enformasyon İl Müdürlüğü'nün Bulgaristan Edirne Başkonsolosluğu ile gerçekleştirdiği organizasyon ile bu kasabanın bağlı olduğu Haskovo ili'ne 2 günlük bir ziyaret gerçekleştirdi
Haskovo Valisi arkadaşlarımıza Svilengrad'ta 7 kumarhane bulunduğunu, bu sayının 27'ye çıkacağı söyledikten sonra kasabaya uluslar arası nitelikte havaalanı inşa edileceğini söylüyor.
Edirne'de havaalanı inşaatı yılan hikayesine dönerken üzerimizde Bulgarlar'ın tayyareleri uçacak.
Neden uçmasın ki?
Svilengrad olmuş “Sevilen grad!”
**
Gelelim bizim tarafa.
Geçen hafta bir arkadaş düzenlediği basın toplantısında Ak Parti'den aday olması halinde Edirne'yi uçuracağını söylemiş.
Bu da üfürükten tayyare….

http://www.hudutgazetesi.com/yazar/5415/frkten-tayyare.html

Yılmaz Özdil'in Bu Yazısı Göçmenler Tarafından Büyük İlgi Görüyor


NAİM SÜLEYMANOĞLU


"Siz Türk değilsiniz" diyorlardı.


"Müslümanlığa geçmiş Bulgarsınız" diyorlardı.

Türk okullarını kapatmışlardı, Türkçe gazetelerin kapısına kilit vurmuşlardı, Türk motifli kıyafet giymek bile suçtu, sünnet yasaklanmıştı, sünnet edilen çocukların anneleri beş yıl hapis cezasına çarptırılıyordu, camiler kapatılmıştı, cenaze yıkamak yasaklanmıştı, İslami usüllerle defin işlemine izin verilmiyordu, Türkçe mezar taşları tahrip ediliyordu, Türkçe konuşanlara para cezası kesiliyordu, Türk isimleri Bulgarlaştırıldı, bu dayatmaya "soya dönüş süreci" diyorlardı, Kalaşnikoflu askerler Türklerin kapısına dayanıyor, zorla muhtarlığa götürüyor, Yordan, Mihail, Stanka, Emilya, Natalia filan, Bulgar isimleriyle dolu listeler gösteriliyor, birini seç deniyordu, nüfus kağıtlarını iptal ettiler, yerine Bulgar isimleriyle yeni nüfus kağıtları verdiler, Türkçe isimlerin yazılı olduğu eski nüfus kağıtlarıyla bankadan para çekilemiyordu, çocuklar okula yazdırılamıyordu, devlet dairesinde iş yaptırılamıyordu, Bulgar ismini kullanmaya mecburdun, öğretmenler sınıfta yoklama yapıyor, Türk çocuklarının ismini Bulgarca okuyorlardı, Türk kahvesi bile diyemiyordun, değiştirilmişti, "oryantal kahve" demek zorundaydın. Asimilasyon yavaş yavaş soykırıma dönüşüyordu, 1980-85 arasında binden fazla Türk öldürüldü, Belene işkencesi başladı
Belene kampı, Tuna Nehri'nin iki kolunun arasında kalan Belene adası'ndaydı. Köprülerle geçilebiliyordu. Türk halkının direniş örgütleyen ileri gelenlerini buraya tıktılar. Isıtma sistemi yoktu, karda kışta donuyorlardı, hava karardıktan sonra tuvalete gitmeye izin vermiyorlardı, koğuşlardaki kovalar kullanılıyordu, apandisiti patlayana bile "Bulgar olmayı kabul ediyor musun?" diye soruyor, "hayır" diyeni öylece ölüme bırakıyorlardı, yemek olarak sık sık domuz çorbası veriyorlardı, istersen yeme, domuz çıktığında ekmek bile vermiyorlardı, Türkler ölümüne açlık grevi yapıyordu.

Sovyetlerin yıkılması an meselesiydi, Gorbaçov çöküşü engellemek için reform ve şeffaflık açılımı yaptı. Jivkov rejiminin sonu gelmişti. Son bir kötülükle "zorunlu göç" icat etti. Aklınca, Türkiye kapıları açmayacak, Jivkov da dünyaya dönüp "görüyorsunuz bunlar Türk değil, müslüman Bulgar, Türk olsalardı Türkiye alırdı" diyecekti. Diktatörün bu hesabı tutmadı… Türkiye sınırı açtı.


yazının devamı...



Bizden Selam Götür Be Naim

Bugün bir yanım hep eksikti Göçmen şehri Bursa'da…

Bu şehir boğmazdi beni bu kadar…

Aklım hep İstanbul'da. Gelemedim be Naim…

En son Yunan rakibin öpüyordu, ay yıldızlı tabutunu. Sen ne büyük bir adamdin, bir Yunan öpüyordu ay yıldızlı tabutunu…

Herkes oradaydı, bu ne kalabalıktı?

Çok içim acıdı, gelemedim be Naim…

Bir STK' mız paylaşmış, çok hoşuma gitti. " Selam söyle Bebek Türkan' a , Ayşe annemize" diyordu sana…

Sen kaldirdikça okkalari; sessiz çiğliğimizi duydu bu dünya…

Sen kaldirdikça okkalari; demirden perde olan devlet yıkıldı…

Sen kaldirdikça okkalari; Ayşe İnge, Yusuf Aga, Sebile Nine içindeki gücü gördü…

Sen şampiyon olurken, bu millet özgürlüğe adım atıyordu…

Sen kaldirdikça okkalari, üzerimizde ki yük kalkıyordu…

Hadi selam söyle bizden;

Nuri Turgut'a, Türkan Bebek'e

Selam söyle, Mehmet Karahüseyin'e…

Selam söyle, Remzi Keser abimize, Saatçi Ömer Efendioğlu'na…

Selam söyle, Mehmet Emin'e, Ayşe Mollahasan' a…

Hadi selam söyle tüm şehitlerimize…

Biraz zor günler geçiriyoruz be Naim…

Yok yok bölünmüyoruz, sadece biraz zor günler geçiriyoruz…

Bugün gördük ki, yine hep beraberiz…

Farklı düşünüyoruz, farklı konuşuyoruz, farklı yaşıyoruz ama söyle Onlara; bir daha Shalamanov olmayacağız, Adamov olmayacağız…

Seninle gördük ki; biz Mestanli' da yine doğar, okkalari yine kaldırırız…

Söyle Onlara; biz Türk'üz

" biz bir ölür, bin doğariz"

Erdoğan DOĞU

ÖZKAN: NAİM SÜLEYMANOĞLU SPOR BİLİMLERİ FAKÜLTESİ KURULSUN

BAŞIMIZ SAĞOLSUN

O zamanki totaliter rejim tarafından Bulgaristan Türklerine yönelik uygulanan Kültürel Yok Etme Politikalarını Dünya'ya duyurmak için Rahmetli Kurucu Başkanımız Mümin Gençoğlu ve arkadaşları tarafından kurulan BAL-GÖÇ ve BGF  bu konuda mücadele ederken; en büyük katkılardan bir tanesi şüphesiz Naim Süleymanoğlu'nun  büyük riskleri göze alarak Türkiye'ye iltica etmesi olmuştur.

Bu olay bütün Dünyada yankı bulmuş ve Rodop,Tuna ve Deliorman'daki Bulgaristan Türklerine uygulanan zulüm daha geniş kesimlerce kavranmıştır. 

Naim Süleymanoğlu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde güreş dışında alınan ilk Olimpiyat Şampiyonluğu sevincini yaşatarak milletimize mal olmuş büyük bir sporcuydu.

Onun adı elbette Dünya durdukça hatırlanacaktır. Ancak Sayın Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere tüm devlet büyüklerinden nacizane  arzumuz şampiyonun adının göçmen nüfusun yoğunlukta olduğu şehirlerden birindeki bir Spor Bilimleri Fakültesi'ne verilmesidir.

"NAİM SÜLEYMANOĞLU SPOR BİLİMLERİ FAKÜLTESİ" şampiyonun ruhunu şad edecektir.

Merhum Naim'e camiamız adına Allah'tan rahmet; ailesine, milletimize ve soydaşlarımıza başsağlığı diliyoruz.

"MEKANIN CENNET OLSUN RODOPLARIN HERKÜL'Ü"

BAL-GÖÇ ve BGF Yönetim Kurulları Adına
Prof. Dr. Yüksel ÖZKAN-Genel Başkan

Hayatı neden film yapılmadı

“Cep Herkülü” lakaplı Olimpiyat ve dünya şampiyonu eski milli halterci Naim Süleymanoğlu, tedavi gördüğü hastanede 50 yaşında hayatını kaybetti. Süleymanoğlu, bir süredir tedavi gördüğü hastanede geçtiğimiz hafta cumartesi günü beynindeki kanama ve buna bağlı artan ödem nedeniyle acil ameliyata alınmıştı. Süleymanoğlu'na 6 Ekim'de ise karaciğer nakli yapılmıştı.
Socrates Dergi'de Nisan 2015'te Naim Süleymanoğlu'nu en yakından tanıyanlarla yapılan söyleşiler, Süleymanoğlu'nun bilinmeyen yönlerini ortaya koyarken, onun geride bıraktığı birikimin dünya halterciliğine nasıl yol göstermeye devam ettiğini de anlatıyor.
Birçok ismin yan yana gelerek verdiği söyleşilerde, birbirinden ilginç "anılar"ortaya çıkarken, Süleymanoğlu'nun "gerçek hikayesine" tanık oluyoruz.
İşte "Dünyayı kaldıran adam" başlığıyla yayınlanan Atahan Altınordu'nun hazırladığı o yazı:
Attila Gökçe (Spor yazarı, Naim Süleymanoğlu'nu kariyeri boyunca en yakından takip eden isimlerden): Naim, Bulgaristan’da Türklerin yoğun olarak yaşadığı Kırcaali’de doğup büyüyen bir çocuktu. 12 yaşlarında, çocuk parkında oynarken keşfedildi. Boyunun kısa oluşu en önemli özelliğiydi. Biliyorsunuz boyunuz kısa olduğunda halterde kollarla ağırlığın kaldırılacağı mesafe azalıyor. Naum Shalamanov ismiyle dünya rekortmeni olmuştu ancak Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov’un asimilasyon politikaları nedeniyle mutsuzdu. Zorunlu göçler, dışlamalar, Bulgarca konuşma zorunlulukları… Bunları sindiremiyordu. 1986 yılında Avustralya’da yapılan Dünya Şampiyonası sırasında, merhum Turgut Özal’ın bizzat yönettiği, Dışişleri Bakanlığı ve MİT'in ortak operasyonuyla Türkiye’ye getirildi. Onun gelişi, bir başkaldırının dışavurumuydu. Bu başkaldırı, Naim’le beraber dünyanın dikkatini çekti.
Kenan Nuhut (Dönemin Halter Federasyonu Genel Sekreteri): Çok ciddi anlamda halter için yaratılmış bir sporcu olsa da aslında Bulgaristan’da ilk olarak güreş sporuna başlamış Naim. Hırslı ve çalışkan yapısını orada da göstermiş, çok antrenman yapmış ama bir başarı elde edemiyormuş. Daha sonra Enver Türkileri kendisini tespit etmiş, mahallesinde uzun süre izledikten sonra gitmiş ve onu birtakım testlerden geçireceğini, haltere daha uygun gördüğünü söylemiş. Onu dünyanın bir numaralı haltercisi yapan yol bu şekilde açılmıştır. Bu yolun 1987 yılında Türkiye’ye uzanması da bizler için bir milat olmuştur.
Tayfun Bayındır (Spor yazarı, kendi ifadesiyle 1987-2000 yılları arasında bir nevi "Naim Süleymanoğlu muhabiri"): Ben Naim’i 1985 yılında Polonya’da yapılan Avrupa Halter Şampiyonası’nda izlemiştim. Kulağımıza “Naim Türkiye’ye kaçmak istiyor” diye bir söylenti gelmişti. Hatta Celal Demirbilek buna benzer bir haber yapmıştı Hürriyet gazetesinde. Fakat Bulgar yetkililerin bunu anladığı ve engellediği konuşuluyordu. Naim 1986 yılındaki Dünya Şampiyonası’na sırf bu nedenle götürülmedi, kaçacağından korktular. Hep korumalarla geziyordu.
Naim’in kaçışının hikâyesi apayrıdır. Bu kaçış, bir yıl öncesinden planlanıyor ve şifreli olarak yazışmalar yapılıyor. Naim, Melbourne’deki Dünya Şampiyonası’nı kazandıktan sonra bir anlık boşlukta kafileden ayrılıyor, bir cafe’de oturuyor, onu arkadaki tuvaletten kaçırıyorlar, Datsun marka sarı bir otomobile bindirip bir kahvehaneye götürüyorlar. Sonra Naim, başka bir grupla bir caminin yolunu tutuyor. Geldiğinde camideki Türk topluluğu namazda, o da namaza giriyor, sonra çıkıyorlar, bir eve yerleşiyor, büyükelçiliğe haber veriliyor. Büyükelçilik durumu hemen Turgut Özal’a iletiyor, Özal “derhal gelecek” diyor ve Naim önce Londra’ya, ardından özel uçakla İstanbul’a ve son olarak Ankara’ya getiriliyor.
1993 yılında, yine Melbourne’de yapılan şampiyonada ben Naim’in Bulgaristan’dan Türkiye’ye kaçışında rol alan istisnasız herkesi, o sarı arabayı dahi buldum ve aynı kaçışı organize ettim. Bir nevi yeniden kaçırdım Naim’i. Aslında bu bahsettiğim, görüntülü yapılabilecek bir şey ama ben gazeteci olarak tek tek kareledim. Naim’in hayatının nasıl film yapılmadığını hâlâ anlayabilmiş değilim. Bu kadar güzel çok az öykü vardır. Örneğin Muhammed Ali’nin öyküsü büyük bir öyküdür, bir isyandır, başkaldırıdır. Gelin buraya… Naim’inki bir isyan değil midir? Yoksa Naim Bulgaristan’dayken de dünyanın en iyisiydi, bir eli yağda bir eli baldaydı, bırakıp da gelmezdi buraya.
“NAİM'İN HAYATININ NASIL FİLM YAPILMADIĞINI HALA ANLAYABİLMİŞ DEĞİLİM. BU KADAR GÜZEL ÇOK AZ ÖYKÜ VARDIR"
Kenan Nuhut: Malum olduğu üzere Naim Süleymanoğlu'nun gelişiyle birlikte bir göç hareketi de başladı Bulgaristan'dan Türkiye'ye. Rahmetli Turgut Özal'ın en başta haberi yoktu bu kaçıştan, daha sonra bilgisi oldu ve uçağını İngiltere'ye gönderdi, İngiltere'den aldı geldi uçak Naim Süleymanoğlu'nu. Özal, onu manevi evladı ilan etti. Naim’in gelişiyle Türkiye rekorları, dünya rekorlarının üstüne çıkmaya başladı. Halterde tesisleşmeye gidildi ve bir anda çocuklar halter branşına yöneldi. Onunla başlayan bu süreç, bizi 2004 Atina Olimpiyat Oyunlarına kadar başarıdan başarıya götürdü. Halil Mutlu, Nurcan Taylan, Taner Sağır gibi sporcular Olimpiyat Şampiyonu oldu; gümüş ve bronz madalyaları, Dünya ve Avrupa Şampiyonluklarını saymak zaten mümkün değil. Bu açıdan baktığınızda Naim Süleymanoğlu’nun nasıl bir lokomotif olduğunu görebilirsiniz. Dünyaya öyle bir sporcu gelmedi ve bundan sonra da geleceğini tahmin etmiyorum.
Attila Gökçe: Naim’den önceki sürece bakarsak, Sadık Pekünlü 1964 Tokyo Olimpiyat Oyunlarında 11. olmuş, Adanalı Salih ve Mehmet Suvar kardeşler Akdeniz Olimpiyatları ve Avrupa Şampiyonaları’nda birincilikler kazanmışlardı. Yani Türkiye’de halter altyapısı vardı, güreş kadar olmasa da salonlarda daima bu sporu yapacak gençler bulunuyordu, hatta bazı güreşçiler haltere geçiyordu. Naim ne yaptı biliyor musunuz? Halterde var olan enerjiyi bir kıvılcımla alev hâline getirdi. Sonradan o ateş, kızlarda ve erkeklerde yanmayı sürdürdü. Kendi sporcularımızı yarattık. Pekin’de gümüş madalya alan bir kızımız vardır, Sibel Özkan. Yetiştirme yurdunda kalırken, hocasının önerisiyle haltere başlamıştır. Kaybolmaya namzet bir çocuk olarak olimpiyat kürsüsüne çıkması büyük bir başarı öyküsüdür. Tüm bunlar Naim’in buraya gelişiyle yaktığı kıvılcımın sonucudur.
Bu arada Naim’in buradaki ilk günlerinde trajikomik bir olay yaşanmıştır. Gençlik ve Spor Bakanı Metin Emiroğlu, genel müdürünü çağırıp Naim’in kız arkadaşı olup olmadığını öğrenmelerini istiyor. Bu soru, bürokrasinin, spor merdivenlerinin en tepesinden en altına doğru yer yer farklılaşarak federasyon başkanına, antrenörlere kadar gidiyor ve Naim’in bir kız arkadaşının olmadığı anlaşılıyor. Tabii bakana gidecek yanıt da aynı bürokratik yoldan gidiyor ve en sonunda soru, “Naim’in bir hanım arkadaşı yok, biz mi halledelim yoksa siz mi halledersiniz, nasıl emir buyurursunuz?” oluyor. Metin Emiroğlu’nun buna cevabı ise“Kardeşim biz pezevenk miyiz? Ben sadece sordum, o kadar” oluyor.
"PARANIN NE ZAMAN VE NEREDEN GEÇİRİLECEĞİNİ BİLİYORDUM AMA TAKİP EDEMEDİK, ENGELLEDİLER BİZİ"
Tayfun Bayındır: Naim, Türkiye adına ilk kez Cardiff’teki Avrupa Halter Şampiyonası’nda yarıştı. Henüz Türkçe bilmiyordu. Cardiff’teki şampiyonanın bir diğer özelliği, orada Türk ve Bulgar yetkililerin Naim’in Türkiye adına yarışması ile ilgili görüşmeler yapmış olmasıydı. Dönemin Beden Terbiyesi Genel Müdürü Kemal Kamiloğlu ve Spor Bakanı Hasan Celal Güzel sürekli olarak istişare hâlindeydi. Naim’e üç özel yakın koruma verildi, öyle geldi oraya. Milli Takım, Naim nedeniyle şampiyonanın yapıldığı salonun üzerine kurulan yatakhanede konakladı. Normalde halter, olimpiyatları takip eden gazetecilerin bile izlemediği bir spor dalıydı ancak hiç abartmıyorum, Türkiye’den otuz kişilik bir gazeteci ordusu Naim’i orada takip etti. Bir o kadar da yabancı gazeteci vardı. Bulgarlar da üç ay önce takım arkadaşları olan Naim’e rakip olacaklardı. Normalde Bulgar takımının 56 kiloda Naim’den sonraki ikinci sporcusu olan Neno Terziyski’yi Naim’in karşısına çıkardılar. Cardiff, halter sporuyla çok da iç içe olmayan bir kentti. Naim şampiyonanın ilk gününde podyuma çıkacaktı. O gün salon tamamen doldu, ikinci üçüncü gün salon bomboştu.
O dönemki yönetmelik gereği milli bir sporcu, bir başka ülke adına yarışacaksa aradan bir yıl geçmesi ya da önceden yarıştığı ülkenin müsaade etmesi gerekiyordu. Cardiff’te Bulgar Hükûmeti ile Türk Hükûmeti, örtülü ödenekten verilecek 1 milyon 200 bin dolara yakın bir para karşılığında anlaştı. Bu para, Beden Terbiyesi Genel Müdürü Kemal Kamiloğlu, Halter Federasyonu Başkanı rahmetli Arif Nusret Say ve federasyon mutemedi tarafından bavullarla Edirne’den geçirildi. Kaçırdığım en önemli haberlerden biridir; paranın ne zaman ve nereden geçirileceğini biliyordum ama takip edemedik, engellediler bizi. Para transferinin ardından Naim’in olimpiyat oyunlarında yarışması için engel kalmamıştı. Dönüşte Naim’e bir Türkçe hocası verildi.
Attila Gökçe: Naim’in Seul’de yapabilecekleri tartışma konusuydu. Her nedense “Naim’in antrenörü Ivan Abaciev’dir, onun metotlarını, antrenman programını Türk antrenörler hiçbir şekilde uygulayamaz, dolayısıyla Naim Süleymanoğlu madalyadan uzaktır” diye bir tevatür dolaşıyordu. Ancak Arif Nusret Say’ın girişimi ve Avustralya Halter Federasyonu Başkanı’nın da önerileri doğrultusunda Naim’in antrenmanlarını Türk antrenörler programladılar.
"DOKTORLAR, NAİM'İN BU HALİYLE SEUL'E GİTME İHTİMALİNİN OLMADIĞINI SÖYLEDİLER"
Kenan Nuhut: Seul yolunda Naim çok ciddi bir çalışma ortaya koydu ama ardından çok önemli bir sorun yaşandı. Bu söyleyeceğim belki tarihe geçecek bir olay olabilir; Naim büyük bir rahatsızlık geçirdi. Kendisini GATA'ya götürdük ve orada çok ciddi bakım altına alındı. Günlerce hastanede yattı, bu arada tabii antrenmanlarını falan da yapamadı.Doktorlar, Naim’in bu hâliyle Seul’e gitme ihtimalinin olmadığını, gitmesinin çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini söylediler. Naim buna şiddetle karşı çıktı, Federasyon Başkanı rahmetli Arif Nusret Say ve bana “Olimpiyatlara mutlaka gitmek istiyorum, bu ülke bana kucağını açtı, her türlü imkânı tanıdı, ben oraya gideceğim” dedi. O tarihte Arif Bey de gitmemesi için çok ısrar etmesine, “Sen bizim için olimpiyatlardan daha önemlisin” demesine karşın Naim dinlemedi. Doktorlar tabii ki Naim’in ısrarına rağmen bildikleri raporu yazdılar ancak Naim o rapora da el koydu ve çalışmalarına devam etti. Yani o hasta hâliyle 1988 Seul Olimpiyat Oyunları’na katıldı.
Tayfun Bayındır: Gördüğüm en zeki sporcuların bir tanesiydi. Gaziosmanpaşa’daki evinin bir odasını kendine ait bir halter salonu hâline getirmişti. İçeri bir giriyorsunuz, ağırlıklar, halterler… Acayip çalışıyordu. Önümüzde Seul Olimpiyatları vardı ve çok ciddi bir yatırım yapılmıştı. Ve Naim, antrenmanlarına başlamıştı. Bizim mesleğimizde biliyorsunuz bir tek futbolun antrenmanları yoğun izlenir, zaman zaman da basketbol ve voleybolun milli takımlar seviyesinde önemli maçları izlenir. Naim’in antrenmanları da çok yoğun biçimde izleniyordu. Her antrenmanına gidiyorduk. Olimpiyat oyunları yaklaşırken, biz şöyle bir şey görmeye başladık; Naim her antrenmanda dünya rekoru kırıyordu! Ve biz antrenmandan çıkınca “Naim geçersiz dünya rekoru kırdı” diye haberler yazıyorduk. Bunlar gazetelere birinci sayfadan giriyordu.
Türkiye büyük yatırım yapmış, Naim inanılmaz çalışıyor, olimpiyat oyunları yaklaşıyor… Seul’e üç ay kala, Naim’in sarılık olduğu ortaya çıktı. Özal, bu hastalıkla ilgili uluslararası düzeyde çalışmaları olan İranlı bir profesörü Türkiye’ye getirtti. Uzun süre çok yoğun bir tedavi uygulandı; ikinci ayın sonuna doğru Naim düzeldi. Ama bakın, iki ay hiçbir antrenman yapmadı Naim. Olimpiyata bir ay kala bir program çizdi kendine ki inanamadık. Gittik takip de ettik. Halterciler bir antrenmanda ortalama 30-40 ton arası ağırlık kaldırırlar. Naim’in programında üç ayrı bölüm vardı; sabah, akşam ve gece yarısı! Gece 12’de salona gidip iki saate yakın çalışıyordu. Herkesin kafasında ufak tefek soru işaretleri vardı. Seul’e gitmeden üç ya da dört gün önceydi, biz Cemal Ersen ile birlikte antrenmanı izliyorduk, Naim yine dünya rekoru kırdı. Ve 20 kilo farkla yaptı bunu! Arif Nusret Say dedi ki: “Çocuklar, gelirseniz orada, gelmezseniz televizyon başında, dünya spor tarihine geçecek bir yarışma izleyeceksiniz. Çok büyük bir yarışma izleyeceksiniz.”
"PODYUMA HER ÇIKIŞI REKORDU"
Attila Gökçe: Seul’de Naim’in en önemli rakibi Bulgar Stefan Topurov’du. Naim, 56 kilo olarak başladığı halter kariyerinde 60 kiloda yarışıyordu. İlk haklarında ikisi de rekor kırdılar. Ardından Naim koparmada da, silkmede de 15’er kilo fark attı Topurov’a; toplamda 342,5 ve 312,5 kilo kaldırdılar. Bu seansta Naim defalarca dünya rekoru kırdı. Ben, o sırada 10 ay önce kalp krizi geçirmiş biri olarak salondaydım. Koşmam yasaktı, elimde de uyduruk bir fotoğraf makinesi vardı. Halterde sporcunun performansı sırasında üç beyaz ışığın en az ikisinin yanmaması hâlinde kaldırma geçersizdir. Naim silkmede 190 kiloyu kaldırdığı anda bir beyaz hemen yandı, onu ikincisi takip etti, üçüncüsünün çok geç yandığını hayal meyal hatırlıyorum. Ben üçüncü ışıkla birlikte kendimi bir anda yukarıda basının olduğu bölümden kopmuş, kürsüdeki Naim’in yanına gelmiş şekilde buldum. Bugün böyle bir işe kalkışsam ölürüm.
Ercan Taner (Gazeteci, spor yazarı, spiker): 1988 yılında olimpiyat oyunlarına gittiğimizde, herkes 100 metre finalini konuşuyordu. "Ben Johnson mı, Carl Lewis mi?" Bütün konu buydu. Biz ise Türkler olarak Naim’i konuşuyorduk ve Naim podyuma çıktı, sakin sakin rekorları kırmaya başladı, olimpiyat oyunlarının en çok konuşulan ismi, altın adamı oldu. Öyle ki; basın odasında yabancı meslektaşlarımızın bizlere bakışı bile değişmişti. Sanki olimpiyat şampiyonu biz olmuştuk, herkes gelip bizi tebrik ediyordu, Naim’e nasıl ulaşabileceğini soruyordu. Gazetecilik hayatımda en mutlu olduğum anlardan biriydi. Yarışmanın ardından arkadaşımız Ertan Yüce, Naim’in yanına gitti ve yayında “Türk milleti adına gel sana bir sarılayım!” dedi, milyonlarca insan da tek yürek bu anı izledi. Oyunların ardından bir ay boyunca dünya spor basınında Naim ve Türkiye konuşuldu, sonunda da Naim, Time dergisine kapak oldu.
“Basın odasında yabancı meslektaşlarımızın bizlere bakışı bile değişmişti. Sanki olimpiyat şampiyonu biz olmuştuk, herkes gelip bizi tebrik ediyordu, Naim’e nasıl ulaşabileceğini soruyordu.”
Tayfun Bayındır: 1988 Seul iki olayla hatırlanıyor bugün. Biri 100 metre yarışında birinci olan Kanadalı Atlet Ben Johnson’ın dopingli çıkması, diğeri Naim’in kendi kilosunun üç katını kaldırması. Naim orada yanlış hatırlamıyorsam altı dünya, dokuz Avrupa rekoru kırdı. Her çıkışı rekordu. Dönüşte uzun bir röportaj yaptık. “Bu benim isyanım” demişti. Naim, gerçekten de elde ettiği başarıların ardından her röportajında bunu söyledi. Dünya basını "Küçük Dev Adam" ve "Cep Herkülü"diyordu Naim’e. Seul’ü takip eden süreçte Bulgaristan’ın Türklere uyguladığı o baskıda çok büyük bir azalma oldu ve bir anda ilişkiler farklı noktaya geldi. Sınır kapıları açıldı. Halil Mutlu o dönemde geldi örneğin, güreşçiler geldi… Naim’in isyanı, ülkeye büyük bir dönüş sağladı. Bulgaristan’daki Türklerin de Bulgar vatandaşları gibi yaşamasına çok büyük etkisi oldu Naim’in.
Attila Gökçe: Seul’de en az kalan sporculardan biriydi Naim. 20 Eylül’deki müsabakadan iki gün önce ulaştı oraya. Jetlag’den etkilenmemesi için uçakta uyumamak zorundaydı, sürekli kahve içiyordu. Yarışma bittikten sonra yapılan doping kontrolünde Naim’in kanındaki kafein miktarı sınırın 5 ya da 10 miligram altında çıktı. O kahveler yüzünden madalya gidebilirdi, sınırda durmuş.
Kenan Nuhut: Müsabaka anında sokaklar bomboş, herkes televizyon başındaydı. Ardından benim de içinde bulunduğum bir komisyon oluşturuldu ve Naim’e görkemli bir karşılama töreni düzenlendi. Onu Esenboğa Havaalanı’ndan aldığımızda müthiş bir kortej ve binlerce insanın alkışları vardı. Böyle bir kalabalık daha önce hiç yaşanmamıştı, polis kayıtları da doğrular bunu.
“ONU ESENBOĞA HAVAALANI'NDAN ALDIĞIMIZDA MÜTHİŞ BİR KORTEJ VE BİNLERCE İNSANIN ALKIŞLARI VARDI. bÖYLE BİR KALABALIK DAHA ÖNCE HİÇ YAŞANMAMIŞTI, POLİS KAYITLARI DA DOĞRULAR BUNU"
Attila Gökçe: Eğer bir atlet ya da yüzücüyseniz, olimpiyat oyunlarında çok sayıda madalya alabilirsiniz. Keza jimnastikte pek çok alt kategori var, her biri için ayrı madalya veriliyor. Ancak halter branşında Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında silkme, koparma ve totalin madalyaları farklı olmasına rağmen olimpiyatlarda silkme ve koparmanın toplamına tek madalya verilir. Halterin kaderi bu, böyle olduğu için Naim her defasında tek madalya aldı ancak olimpiyat tarihinde üst üste üç altın madalya alan tek halterci olarak bu açığını da kapattı.
"BİR EFSANE İLE BAŞA BAŞ MÜCADELE İÇİNDEYDİM."
Tayfun Bayındır: Seul’den sonraki dönemi biraz daha sakindi Naim’in. Tabii yine her şampiyonada kendi rekorunu gıdım gıdım geliştiriyordu. Uluslararası federasyon, Naim’in bu yapısını görüp, halterin daha çok ilgi görmesi için kiloları değiştirdi. Naim’in hâlâ kırılmayan rekorları var, duruyor… Naim dünyada halterin yüzü oldu. O kazandıkça Türkiye’de haltere ilgi arttı, bu sporu icra etmek isteyen insan sayısı fazlalaştı, iyi halterciler çıktı ve adeta bir patlama yaşandı. Onun için gelen iyi hocalar, diğer Türk haltercileri de ciddi biçimde etkiledi. Şimdi her ne kadar baş aşağı gidiyor, Naimli günleri arıyorsa da, Türkiye bir dönem halterde dünyanın bir numarası oldu.
Tam da bu dönemde, Naim Süleymanoğlu’nu halter dersinden sınıfta bıraktık biz ülke olarak. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Beden Eğitimi bölümünde okuyordu Naim. Atina’daki 1991 Akdeniz Oyunları’nda Türkiye’yi temsil ettiği sırada, gazetede otururken biri beni telefonla aradı ve durumu haber verdi. Başta inanmadım ama ne olur ne olmaz diyerek taksiye atlayıp uçarcasına gittim. Cama listeler asılmış ve hakikaten de Naim halter dersinden sınıfta kalmış. Bunun için özür dileyebilirim ama başkası duyar korkusuyla sonuçların yazıldığı listeyi hemen koparttım oradan, katlayıp cebime koydum ve gazeteye döndüm. Bu haberle de ödül aldım. Hocası Mehmet Ziya Ayaslan ile de görüştük; Naim’in stilinin hatalı olduğundan ve devamsızlığından bahsetti ancak her ne olursa olsun, dünyanın en iyi haltercisini halter dersinden bırakmayı başardık, Türkiye’de biz yaptık bunu. Biz Naim’e halteri bilmiyor, eksik biliyor dedik. Bu bile tek başına film olur.
“Dünyanın en iyi haltercisini halter dersinden bırakmayı başardık, Türkiye’de biz yaptık bunu. Biz Naim’e halteri bilmiyor, eksik biliyor dedik.”
Kenan Nuhut: 1992 Barcelona Olimpiyat Oyunları’nda, Naim’in karşısına kariyeri boyunca en büyük iki rakibinden biri olan Peşalov çıktı. Önemli bir sporcuydu ancak hep Naim’in arkasında ikincilikle yetiniyordu. Naim’e silkmede ve koparmada toplam 15 kilo ile geçildi ve daha sonra başka kategorilerde yarıştı. Naim’le yolları 2000’de tekrar kesişen Peşalov, 1992’den itibaren üst üste dört olimpiyatta madalya kazanma başarısını göstermiş bir halterciydi.
Ercan Taner: 1994 yılında, TRT’den spiker arkadaşımız Güven Göktaş askere gitmişti. Biz de bir gün toplanıp Güven’i Ankara Etimesgut’taki birliğinde ziyarete gittik. Orada oturduk konuşuyoruz, kafamı bir çevirdim Naim! Şaşırdım, “Sen ne yapıyorsun ya burada?” dedim, “E abi ben de askerlik yapıyorum” diye cevap verdi. Sonra oturduk birkaç saat Naim’le de muhabbet ettik. Tankçıymış, orada 8 ay askerlik yaptı ama garip olan, hiç askere gideceğini falan söylememişti. Öyle bir şov yapmamıştı. O yüzden onu orada görmek bize de sürpriz oldu.
Güven Göktaş (Gazeteci. Naim Süleymanoğlu ile birlikte askerlik yaptı): Ankara’daki zırhlı birliklere teslim olurken spor basınından pek çok meslektaşımı orada görünce çok şaşırdım. Bu kadar insanın beni uğurlamaya gelmesini beklemiyordum. Sonra bir baktım, arkamda Naim var. Onunla Barcelona’dan tanışıyorduk. Naim, ben ve hatta Metin Diyadin, aynı anda birliğe girdik, aynı koğuşa alındık. Kısa süre sonra onlar spor okuluna alındı. Aradan birkaç gün geçti, ben yerde sürünme yaparken bir cip geldi, komutan inip beni sordu. “Sen de sporcuymuşsun, seni çağırıyorlar” dedi. Spor okulunda Naim ve Metin kendi antrenmanlarını yapıyorlar, ben de onlara ayak uydurmaya çalışıyorum. Naim’in askere getirilen yavru köpeğini seviyorum, birlikte koşuyoruz, zaman çok güzel geçiyor. Ancak bu, üç gün devam edebildi. Naim ile Metin beni yanlarına aldırmak için genç milli futbolcu olduğumu söylemişler ki ben o sırada 30 yaşındayım. Durum anlaşılınca ben sürünmeye döndüm, onlar diğer tarafta devam ettiler. Birlikte geçirdiğimiz süreden aklımda kalan en önemli görüntü, bizi merak edip odalarına çağıran nöbetçi subaylardı. Naim ve Metin konuşmayı pek sevmedikleri için gece yarılarına kadar subaylarla konuşmak zorunda kalan ben olurdum.
Tayfun Bayındır: Türkiye halterde çok ciddi bir tempo yakaladığı sırada çok ilginç bir şey oldu, Yunanistan da Abaciev’i alarak onun önderliğinde genç bir nesil yarattı ve müthiş bir tempo yakaladı. O nesille birlikte Türk-Yunan halterleri arasında büyük bir rekabet başladı. 1996 Atlanta Olimpiyat Oyunları’na gitmeden iki önceki şampiyonada Yunanlar Naim’in karşısına Leonidis’i çıkardılar. Leonidis, dedeleri Trabzon’da yaşamış, aile büyükleriyle Türkçe konuşabildiğiniz bir insan ve Naim’le de kimsenin tahmin edemeyeceği bir dostlukları vardı. Muazzam bir rekabet ama bir o kadar da muazzam bir dostluk. Bu rekabet, üst üste iki dünya şampiyonasında karşılaşmalarıyla ortaya çıktı. Bir Naim, bir Leonidis kaldırıyor, birbirlerini kıl payı geçiyorlar, sonunda da hep Naim kazanıyordu. Ama bu ikilinin asıl Atlanta’daki yarışması olağanüstüdür. Tarihte bu yarışın bir benzeri yoktur.
O günkü yarışma yaklaşık olarak üç bin kişilik bir salonda yapıldı. Podyumun karşısında, sol tarafta Yunanlar, sağ tarafta Türkler, orta bölümde de ağırlıklı olarak medya vardı. Bu müsabaka nedeniyle 200 medya mensubu için ayrılan bölümün kapasitesi 600’e çıkarılmıştı. Muazzam bir yarışmaydı. Ağlayanları gördüm seyirciler içinde, birbirlerine sarılanları gördüm… Altı hakkının altısını da kullandı Naim. Son hakkından önce Leonidis bir kez daha onun önüne geçmişti, eğer kaldıramazsa Leonidis bir efsaneyi yıkacak ve olimpiyat şampiyonu olacaktı. Naim, beşinci kaldırışında hiç unutulmayan bir hareket yaptı, döndü ve “Tekrar geleceğim!” diye işaret etti. Ertesi gün CNN, yarışı “Tekrar geldi ve olimpiyat şampiyonu oldu” diye verdi.
Kenan Nuhut: Naim ile Leonidis’in rekabetinin başlangıcı 1994 yılına denk gelir. Türkiye’de halter 1960’lı yıllarda başlamıştı ancak bizi uluslararası müsabakalara davet bile etmiyorlardı. Naim’le birlikte bu değişti ve benim teklifimle 1994’teki Dünya Halter Şampiyonası’nı İstanbul’a aldık. Burada Naim’in Leonidis’le çok iyi bir kapışması oldu ve yine o galip çıktı. Daha sonra Atlanta’da bu rekabet ölümsüzleşti. Leonidis harika bir sporcuydu ancak onun adına üzülerek söylüyorum ki Naim’in seviyesine bir türlü ulaşamadı. Naim 2,5 kilo da olsa mutlaka onu geçti ve şampiyon unvanını korudu.
Valerios Leonidis (Naim Süleymanoğlu'nun en büyük rakibi olan Yunan sporcu. Gelmiş geçmiş en büyük haltercilerden): Bütün sporcuların hayali, olimpiyat oyunlarına katılmaktır. Bu hayalinizi gerçekleştirmek için, büyük bir arzu ile acılara, fedakârlıklara ve yenilgilere göğüs germenizi sağlayan uzun bir yolculuğa çıkarsınız. Her olimpiyat benim için farklı bir deneyimdi. 1996 Atlanta da kuşkusuz en özel ve unutulmaz olanıydı. Naim’le aramdaki yarış, tüm zamanların en büyük "halter muharebesi" olarak tarihe geçti. Kariyerimin en iyi performansıydı çünkü bir efsane ile başa baş bir mücadele içindeydim. Ben haltere başladığımda Naim hâlihazırda dünya şampiyonuydu. Onun Seul’deki performansını televizyondan izlemiştim, bana göre halter tarihindeki en başarılı performanstı. O zamanlar buna yakın ağırlıklar kaldıracağımı düşünmek benim için hayal bile edilemezdi, Naim’le arkadaş olacağım da. Atlanta’da iyi olan kazandı.
Tayfun Bayındır: 1996 Atlanta’da halterin birinci günü Halil Mutlu, ikinci günü Naim Süleymanoğlu altın madalya aldı. Daha sonra onları, fotoğraf çekmek için bazı eski ABD Başkanlarının taş üzerine oyulmuş rölyefleri, heykellerinin olduğu State Mountain’a götürmek istedim ancak kapıdaki güvenlik görevlisi tesisin kapalı olduğunu söyledi. Amerika, kurallar, Amerikan polisi… Düşünün, ikinciyi rica etme şansınız yok. Şoförümüz dönerken, “Bir dakika dur bakalım” dedim. Ben öndeyim, Naim arkamda, Halil de onun yanında oturuyor. Halil, “Ben olimpiyat şampiyonuyum, bir fotoğraf çektirecektik” diye şansını denese de“Kusura bakmayın, bugün kapalıyız, Amerikan Başkanı da olsanız giremezsiniz” cevabını aldı. O sırada Naim camı açtı, şöyle bir baktı, “Keşke girebilseydik” dedi… Türkçe söyledi bunu. Adam bir anda baktı, “Pocket Hercule?” (Cep Herkülü) dedi… “Evet!” dedik heyecanla… İçeri gidip çok kısa bir telefon görüşmesi yaptı, yukarıdan bir araç geldi, içinde en az 7-8 tane güvenlik görevlisi… Geldiler, bizi aldılar, yukarı çıktık… Hepsi tek tek Naim’le fotoğraf çektirdiler. Hatta Halil’in şu sözünü hiç unutmam; üzerinde madalyası, “Ya ben de olimpiyat şampiyonuyum” dedi. Bize “Amerikan Başkanı gelse giremez” diyen adam, Naim’le nasıl fotoğraflar çektiriyor… Nihayetinde, biz de kendi istediğimiz fotoğrafı çekebildik…
"NE ZAMAN Kİ ÇAPTAN DÜŞTÜ, NAİM'İ DE HARCADIK..."
Tayfun Bayındır: Üç olimpiyat şampiyonluğunun ardından, Naim sosyal yaşantısıyla ilgili sıkıntı yaşamaya başladı. Ailesinden uzakta olmak onu yıprattı. Fakat Bulgarlar, Naim’in ülkeden kaçmış olmasından kaynaklanan suçlamaları kaldırdı ve Naim’e gelmesi için izin verdi. Kırcaali’ye gittik Naim’le beraber. O başka bir dönem oldu onun için. Milliyet tarafından Yılın Sporcusu seçildikten sonra Cemal Ersen’e verdiği röportajda halteri bıraktığını açıkladı. Aslında devam edebilecek noktadaydı. Epeyce bir gidip gelme yaşadı. Antrenmanlarına devam ediyordu, iyi dereceler de yapıyordu, kendi yerine gelen Çinlileri görüyordu… Ardından kendisine çok büyük baskı yapıldı. Çünkü önümüzde 2000 Sydney Olimpiyat Oyunları vardı. Burada yarışması için Spor Teşkilatı çok bastırıyordu, bence büyük bir hataydı. Oyunlara bir hafta kala Naim yine hastalandı ancak kimseye söylemedi. İlginç olan, daha yarışmadan bir gün önceki antrenmanlarda rakiplerinden en az beş kilo daha fazla kaldırıyor olmasıydı. Bütün sporcular antrenmanlarını aynı yerde yapıyor, Naim bu sırada performansıyla rakiplerine gözdağı veriyor, biz de zaten hangi rakibiyle konuşsak “Naim bir olur da biz ikinciliğe bakıyoruz” diyordu.
Attila Gökçe: Naim orada sıfır çekti. Belinden yaşadığı sorunları bildikleri hâlde, yeni bir efsane yaratmak için Naim’in egosunu okşayıp bu sonucu getirdiler. Bu, onun değil Türk sporunun utancıdır. Aynısı Hamza Yerlikaya’nın da başına geldi; madalya uğruna popülist davranarak değerlerimizi zedeledik. Bu, bizim siyasi kişiliklerimizde, bakanlıkta ya da genel müdürlükte onarılması, tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Ayıp ve yazık ettiler.
Kenan Nuhut: Genellikle biz haltercilerde şunu görürüz; antrenmanlarda çok sakinlerdir ancak müsabaka sırasında barın başına geldiklerinde müthiş bir heyecana kapılırlar. Naim’de tam tersi bir görüntüyle karşılaşırdık. Podyuma gelene kadar heyecanlı olurdu ama halterin arkasında çok sakindi. O sakinlik, o konsantrasyon onu başarıya götürürdü. Ancak Sydney’de ne yazık ki öyle olmadı.
Attila Gökçe: Naim’e dünyada hâlâ mucize adam olarak büyük saygı gösterilir. Ancak Naim halteri büyük bir hayal kırıklığıyla bıraktıktan sonra aynı düzeyde büyük travmalar geçirdi. Sağlığı bozuldu, ne yapacağını bilemedi. Siyasete atıldı, başaramadı. Alkol problemi olduğu söylendi. Aslında Naim, sporculuğu sırasında da bira ve sigara içerdi. Onun hayatına bakınca, sağlık ve spor için engel olarak öğretilen şeylerin her zaman doğru olmadığı düşünülebilirdi. Bir de sekse çok düşkündü. Atlanta’da böyle bir macerası da olmuştur, bizi mahcup edecek öyküleri de vardır.
Tayfun Bayındır: Sydney’deki başarısızlığın ardından, Naim’i Uluslararası Halter Federasyonu’nun yönetim kuruluna aldılar. Bir dönem katkı sağladıktan sonra döndü, federasyon başkanlığına aday olmak istedi. Türkiye’deki işler liyakatle değil de, "bizim adamımız" noktasında döndüğü için bu da olmadı, küstürüldü. Yazık edildiğini düşünüyorum. Naim, bırakın Türkiye’yi dünya halterine hâlâ büyük katkı sağlayacak bir isim. Onun stili hiçbir sporcuda yok, yalnızca Halil Mutlu’ya aktarmıştı. Stil çok önemlidir halterde. Hız… Şöyle bir tabir vardır, koparmada tek harekette kaldırırsınız ya, “Kılıç gibi çekti!” derler. Naim öyleydi. O stili birilerine vermesini sağlamalıyız. Halter salonuna getirin, oraya otursun, sporcularla selamlaşsın, bu bile yeter. Abaciev Türkiye’ye geldiğinde çok fazla bir şey katmadı, sadece hazır sporcuların fundamentallerini biraz daha geliştirdi o kadar. O seviyeye gelmiş Naim’e, Halil’e daha ne katabilirdi? Elimizdeki değerleri çabuk kaybediyoruz. Evet, bu değeri biraz kullandık, ama ne zaman ki çaptan düştü, Naim’i de harcadık… Ne yazık ki şu anda çok sevimsiz koşullarda yaşıyor. Türk spor ailesinin, onun bize kattıklarının karşılığını ödediğini sanmıyorum. Her şey maddiyat değildir. Naim, halter sporundan kimsenin kazanamayacağı maddi karşılıklar buldu. Kaldırdığı ağırlık kadar altın vermişti ona o dönem İş Bankası. Evler, hediyeler… Bunlar güzel ama geçici şeyler. Ona daha çok vefa gösterebilirdik. Burada Naim’in de hataları var ama birdenbire zirveden aşağıya indiğiniz zaman mutlaka hata yaparsınız.

Valerios Leonidis: Tanıştığımız ilk andan itibaren birbirimize büyük saygı duyduk. Müsabakaların ardından birlikte zaman geçirmeyi severdik. Dedem ve büyükannem bana Türkçe öğretmişlerdi ve Naim’le kimi zaman Türkçe, kimi zaman Rusça konuşarak iletişim kurardık.Yakın arkadaş olmuştuk. Büyük bir yıldız olduğu hâlde bana ve ülkeme karşı asla tahrik edici olmamıştır. Çok zeki ve saygılıdır. Yarışmaların podyumda yaşandığını ve orada kaldığını bilir. Herkes tarafından sevilir ve tüm bu özellikleri onu en büyük sporcu ve insanlardan biri yapar.

Prof. Dr. Yüksel Özkan: Kişilerin değil, toplumun yanındayız

BAL-GÖÇ ve B.G.F. Genel Başkanı Prof. Dr. Yüksel Özkan:
İki ülke arasındaki ilişkilerin güvene dayalı olması halkların yararınadır
- İkili ilişkilerin iç siyaset malzemesi yapılmasına karşıyız
- Derdimiz kişiler değil, toplumun birliği beraberliği ve toplumsal barışa katkı sağlanmasıdır
 Söyleşi: Nahit Doğu

Sayın Özkan, “Balgöç” Türkiye’de soydaşlarımız arasında en etkili göçmen örgütüdür. Türkiye-Bulgaristan ilişkilerini yakından takip ediyorsunuz. Sizce, şuan iki ülke arasındaki ilişkiler ne durumda?

- Bulgaristan kökenli olarak ve çoğumuzun da iki ülke vatandaşı olması nedeniyle bizi Türkiye Bulgaristan ilişkileri çok yakından ilgilendiriyor. İki ülkeyi biz dost ve güvenilir iki komşu olarak görüyoruz. Bu coğrafyada ortak bir kadere sahip iki ülkenin, NATO üyesi iki dost ülkenin ilişkilerinin her ne kadar giderek çok daha iyi seviyeye geliyor desek de,  biz bir sivil toplum örgütü olarak bu ilişkilerin arzu ettiğimiz düzeyde olmadığını söyleyebiliriz. Bildiğiniz gibi Bulgaristan’nın AB ülkesi olması nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize uygulaması var. Bizler yıllardır Bulgaristan yetkililerine bu vize konusunda değişik önerilerde bulunuyoruz. En son önerdiğimiz ve sorduğumuz, hiç olmazsa Bulgaristan doğumlu (Bulgaristan vatandaşı olmayan) veya annesi/babası Bulgaristan’dan göç etmiş kişilere Amerika modelini yani müracaatta 10 yıllık veya en azından 5 yıllık vize verilebilir mi? AB mevzuatları buna engel mi diye sorduk. Bize HAYIR, hiç bir engel yok, bu tür vize verilebilir dendi. Bakın lütfen Yunanistan turizm gelirlerini artırmak için ne yapıyor. Yunanistan Türkiye’ye yakın adalara gelecek kişilere ne tür kolaylık sağlıyor (bu uygulamalar AB mevzuatlarına aykırımı ki). Bulgaristan vatandaşı herkes elini kolunu sağlayarak Türkiye’ye geliyor. Fakat Türkiye vatandaşı biri dese ki, hadi bu hafta sonu ailecek Burgas’a veya Plovdiv’e gidiyoruz tatile veya eğlenmeye. Nasıl gidecek? Vize kolaylığı sağlanırsa Bulgaristan’ın iç ticareti çok daha canlanacak. Kaplıca, sağlık, yaz ve kış turizmi daha da canlanacak. Bakın Makas kapısı açıldı ve bölge nasıl canlandı, ekonomik girdilere bir bakın. Bu zihniyetle Bulgaristan kaybediyor, bu vize kolaylığı Bulgaristan’ın yararınadır. İki ülke arasındaki ilişkilerin güvene dayalı örnek bir şekilde olması halkların yararınadır. Dolayısı ile bizler faaliyetlerimiz ile iki ülke halkları arasında kısa fakat geniş bir köprü görevi olmaya çalışıyoruz.

- Lütvi Mestan’ın HÖH’ten ihraç edilmesinden sonra, “Balgöç” olarak pozisyon aldınız ve yeni kurulan DOST partisini desteklediniz. Yani taraf oldunuz. Sizin sivil toplum örgütü olduğunuzu hatırlatmama gerek olduğunu zannetmiyorum. “Balgöç” siyasette taraf olmaya devam edecek mi?

- O süreci çok iyi analiz etmek gerekir. Biz bir STK olarak gelişen antidemokratik olaya tepki koyduk. Türkiye üzerinden bazı çevreler tarafından bir iç politika yürütülmeye çalışıldı. Yukarıda da belirttiğim gibi biz iki ülke arasındaki ilişkilerin iç siyaset malzemesi yapılmasına karşıyız. Geçmişteki kayıtlara lütfen bakarsanız buna benzer tepkiyi ben 19 Mayıs münasebeti ile Cebel’de bir konuşmamda Türkiye’den gelen bazı milletvekillerine “Bu meydanlarda Bulgaristan Türkleri üzerinden iç siyaset yapmayın, iç siyaseti bu meydanlara yani Bulgaristan’na taşımayın” şeklinde bir tepki konuşmam oldu. İşte bu düşünce ile o süreçte tepkimizi refleks olarak verdik. Bizim derdimiz kişiler değil, toplumun birliği beraberliği ve dolayısı ile bununda toplumsal barışa katkı sağlamasıdır. Kardeş kavgasına karşıyız, taraf olamayız. Herkes demokratik seçme hakkını sandık başında hür iradesi ve vicdanı ile baş başa kalarak yapmalı. Ne tür engellemeler ve baskılar olursa olsun bunu hoş görmemiz mümkün değildir. Nitekim buna da tepkimizi verdik. Bu basında bazı medya mensupları tarafından kasıtlı olarak yanlış aktarıldı. Bulgaristan Türkleri ülkesinin sadık vatandaşlarıdır, herkes gibi bizde ayrımcılığa karşıyız. Evrensel insan haklarını savunurken etnik, bölgesel ve dini temele dayalı siyasete şiddetle karşıyız. Biz STK olarak kişilerin değil toplumun yanındayız ve onların sesiyiz, hoşgörünün yanındayız, kardeşliğin savunucusuyuz, kısacası kişilerin anayasal hakları ve toplumsal barışın savunucusuyuz. Tarafımız bellidir, birlik ve beraberlik, kardeşlik, barış, kişisel çıkarların değil toplum menfaatlerinin savunucusuyuz. İşte bizim sivil toplum örgütü politikamız bu, gelecekte de böyle olacaktır.

- Yanılmıyorsam “Balgöç”ün yeni başkan seçilme tarihi yaklaşıyor, tekrar aday olacak mısınız?

- Evet, arkadaşlarımız ile yaptığımız görüşmelerde bazı projelerimizi hayata geçirmek için en azından bir dönem daha adayız. Bu geçmiş dönemde çok önemli işlere imza attık. Ayrıntıya girmeden merak edenlere (www.balgoc.org.tr) sitemize bakmalarını rica ediyorum. Bu gelecek dönem ise projeler dönemimiz olacak. Özellikle Balkanlar’daki STK’lar ile ayrımcılığa karşı, hoşgörüyü, ortak kültürel değerleri ortaya koyan, çocukluk yaşta halklar arası kardeşlik ve güveni pekiştirici projelere önem vereceğiz.

- Bir süre önce Bursa yerel basınında, “Balgöç”ün göçmen konfederasyonundan ayrılacağı bilgisi yer almıştı. Bu doğru mudur ve bu böyleyse konfederasyondaki üyeliğinizi sonladırmanızın sebebleri nelerdir?

- Konfederasyonun genel kurulunda eleştirilerimizi yaptık. Başkana, “şeffav değilsiniz, son bir yıldır sorularımıza cevap vermiyorsunuz” şeklinde genel kurulda dile getirdik. Başkanın bir siyasi partide görev almasının etik olmadığını söyledik. Konfederasyon toplam 9 federasyondan oluşuyor. Bizim gibi düşünen 5 federasyon yeni seçilen yönetime aday ismi vermedi ve seçimlerden çekildi. Konfederasyon tüzüğünde “Konfederasyon Yönetim Kurulu Federasyonlardan eşit sayıda delegeden oluşur” yazmasına rağmen sadece 4 federasyon delegesinden bir yönetim oluştu. Bu tarihi yanlışa ortak olmamak için Konfederasyonda 5 federasyon yer almadık. Bu reportajı vesile bilerek, etnik kökeni ve inancı ne olursa olsun Bulgaristan’da yaşayan tüm herkese bir çağrım olacaktır. Lütfen önce komşunuzun hakkını savunun. Totaliter rejim Bulgaristan’a çok şey kaybettirdi, çok dramlar yaşattı. Kenetlenin, hoşgörülü olun, birbirinizi sevin, ülkenin ve bölgenin buna ihtiyacı çok. Bu dostluk ve kardeşlik AB ülkelerine, dünyaya örnek olsun.

Avrupa'nın yoksulu Bulgaristan

Çok partili sisteme geçmeden önce 45 yıllık komünist geçmişe sahip ülke, hala Avrupa Birliği’nin (AB) en yoksul üyesi olarak tanımlanıyor. Nüfus: 7,17 milyon (2015)Etnik yapı: (2011 nüfus sayımına...

Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme

1 Şubat 1995 tarihinde Strasbourg’da kabul edilmiştir. Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve mevcut Çerçeve Sözleşmenin imzacısı olan diğer Devletler, Avrupa Konseyi’nin amacının, ortak miraslarını oluşturan ideallerin ve ilkelerin güvence altına alınması ve gerçekleştirilmesi için üyeleri arasında...